< <

Merak edilen sorulara cevaplar

Ateist Siyonizm ile Siyonizm arasında nasıl bir fark vardır?

Günümüzde Siyonizm iki farklı şekilde görülmektedir. Bunlardan ilki, İsrail'de huzur ve barış içinde, Müslümanlarla birlikte yaşamak isteyen, güvenlik arayan, dedelerinin topraklarında ibadet edip, ticaret yapıp varlıklarını sürdürmek isteyen, dindar Musevi halkının düşüncesi olan Siyonizm'dir. Müslümanlar bu anlamdaki Siyonizm'i desteklemektedir. Dindar Musevi halkının, kendileri için kutsal olan topraklarda güven ve huzur içinde yaşamaları, Allah’ı anmaları, sinagoglarında ibadetlerini yapmaları, topraklarında bilim ve ticaretle uğraşmaları iftihar edeceğimiz bir şeydir.

Samimi dindar bir Musevi'nin Tevrat'a dayandırdığı Siyonist inancı Kuran'la çelişmez. Çünkü  Musevilerin o bölgede yaşamaları Kuran'da işaret edilen bir gerçektir. Kuran’da Allah İsrailoğulları’nı yaşadıkları bu topraklarda yerleşik kıldığını şöyle bildirmektedir:

Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: "Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı, sizden yöneticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz." (Maide Suresi, 5:20-21)

Ancak Müslümanlar olarak eleştirdiğimiz ve tehlike olarak gösterdiğimiz, "dinsiz, Allah'sız Siyonizm"dir. Allah'ın varlığını, birliğini savunmayan, materyalist, Darwinist anlayışı teşvik ederek dinsizlik propagandası yapan, bu Allah'sız Siyonistler, dindar Museviler için de tehlikedir. Dinsiz Siyonizm, günümüzde barışa, huzura, güzel ahlaka karşı mücadele vermekte; sürekli fitne, kargaşa çıkarmakta, kan dökmektedir. Müslümanlar ve dindar Museviler, Allah'sız Siyonizm'e karşı Allah inancının yayılması konusunda birlik olmalıdır.

Türk İslam Birliği'nden bahsederken Türkiye'nin öncülüğünde bu birliğin kurulacağını söylüyorsunuz. Türkiye'nin liderliğini neye dayanarak savunuyorsunuz ve bu durum, İslam dünyasının geneli tarafından kabul edilir mi?

Türk İslam Birliği'nin doğal lideri ise Türkiye olacaktır. Türkiye'nin bu birliğin liderliğine talip olması çileye ve hizmete talip olması nedeniyledir. Türkiye'nin liderliği tüm Türk ve Müslüman ülkeleri tarafından da gönülden kabul edilmekte ve istenmektedir. Bunun temelinde hem Türkiye'nin tarihi tecrübesi, hem de Türk Milleti'nin sayısız olayla ispatlanmış olan güzel ahlakıdır. Nitekim, Türk Milleti'nin lider olması isteği asla bir ırk üstünlüğü düşüncesine dayanmamaktadır. Yani, bunun özünde "biz lider olalım, diğerleri bize tabi olsun" veya "biz üstünüz, diğer ırklar bize tabi olmalıdır" gibi akıl ve mantık dışı, üstelik Kuran ahlakına da hiç uygun olmayan bir düşünce yoktur. Söz konusu olan ahlaki bir üstünlüktür. Yapılacak olan liderlik de aslında korumaya, kollamaya, hizmet etmek için çileye ve sorumluluğa talip olma işidir, bir tür ağabeylik vasfıdır. 

Türk Milleti'nin bu tarihi sorumluluğu yerine getirecek olmasının en önemli delillerinden biri ise Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde, ahir zamanda İstanbul'a ve Türkiye'ye özellikle dikkat çekiliyor olmasıdır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde haber verildiği üzere, Hz. Mehdi (as) İstanbul'da faaliyet gösterecek, dağınık olan Türk devletlerini birleştirerek Türk İslam Birliği'ni tesis edecek ve yanında kutsal emanetlerle birlikte ortaya çıkacaktır. Konuyla ilgili hadisler şu şekildedir:

HZ. MEHDİ (AS)'IN İSTANBUL'U MANEN FETHEDECEK OLMASI

Hz. İbni Amr'dan (r.a.) rivayet edilmiştir: Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: Ey Ümmet! Altı şey vardır ki; onlar olmadan kıyamet kopmaz… Altıncısı, 
Medine'nin fethi.

-Denildi ki: Hangi medine? (hangi şehir?) 

-Buyurdu ki: Konstantiniyye (İstanbul). 

(*) Bu Konstantiniyye'nin Hz Mehdi (as) tarafından yapılacak fethidir. (Kıyamet Alametleri, 204 Ramuz-el Ehadis, 296)

Allah Konstantiniyye'yi (İstanbul'u) çok sevdiği dostlarının eliyle (Hz. Mehdi (as)) fethedecek... Onlardan hastalığı ve üzüntüyü kaldıracak. (Kıyamet Alametleri, s.181)

Beldeler onun (Hz. Mehdi (as)'ın) emrine girer. Allah-u Teala onun (Hz. Mehdi (as)'ın) elinde Konstantiniyye'nin (İstanbul'un) (manevi) fethini müyesser (kolay) kılar. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-ül Ahir Zaman, s. 56)

HZ. MEHDİ (AS) TÜRKLER ARASINDA HİZMET VERECEK

Hz Mehdi (as) Rum'dan, yani Türklerden (çünkü, eskiden Türkiye'ye Diyar-i Rum deniliyordu) ayrılmayacaktır.(İş'afü'r-Rağıbîn'den naklen, Tılsımlar, s. 212.)

Tirmizi'de yer alan bir hadiste "Hz. Mehdi (as)'ın Arap'a hakim oluncaya kadar kıyametin kopmayacağından"(Tirmizi, Fiten:43) söz edilir, buradan Arapların içinde çıkmayacağını anlıyoruz. Çünkü Arap'a hakim olmak için onların dışında olmak gerekir. (Kıyamet Alametleri, s. 170)

Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Hz Mehdi (as)'a zemin hazırlayacaklar. Hz Mehdi (as) onlar arasında hükümdar olacaktır. (İbni Mace, Kitab-ül Fiten: 35 (4088) Bu hadis doğuda bulunan veya doğudan gelen bir millet içerisinde çıkacağını göstermektedir ki - Allah-u a'lem- bunlar o zamanlar doğuda bulunan, sonradan Anadolu'ya yerleşen Türklere işaret etmektedir. (Kıyamet Alametleri, s. 171)

İbni Haldun ve Kurtubî, Hz. Mehdi (as)'ın Meşrık (Doğu), Horasan (Hazar denizinin batısında kalan kısım) ve Amuderya (Ceyhun nehri) taraflarından (bu bölgeler Türklerin yaşadığı bölgelerdir) çıkacağını kaydetmektedirler. (Macdonald, İslâm'ın Ansiklopedisi, 7:478.)

Bütün bunlar, Hz. Mehdi (as)'ın yoğun faaliyetini Türkler içerisinde yürüteceğini göstermektedir. (Şaban Döğen, “Mehdi ve Deccal”, s. 172)

Seyyid Ahmed Hüsameddin (r.a.) İstihraçname'sinde Hz Mehdi (as)'ın doğuş yeriyle ilgili şöyle demektedir:

"Müslümanlardan bir zat (Hz. Mehdi (as)) gelecek, bu zatın şerefi Kafkasya'nın en uludağından etrafa güneşin şuaı (ışık hüzmeleri) gibi şulenisar olacaktır (ışıltılar saçacaktır). (Osman Yüksel Serdengeçti, Mabedsiz Şehir, Serdengeçti Neşriyatı: VI, s.107

HZ. MEHDİ (AS) DAĞINIK OLAN TÜRK DEVLETLERİNİ BİRLEŞTİRECEK

...Ve köşe bucakta benim oğluma (Hz. Mehdi (as)'a) yardım edecek dağınık olan Türk bayrakları zuhur edecek. (Gaybeti numani, s. 323)

...Allah ona (Hz. Mehdi (as)'a) Rum'u, Deylem'i, Sind'i, Hindistan'ı, Kabilşah'ı ve Hazar'ı fethettirecektir. (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 274)

Peygamberimiz (sav)'in hadisinde haber verildiğine göre, Hz. Mehdi (as) önce Türk bayrağıyla Türkiye’den çıkacak, daha sonra da yeşil bayrak sahibi olan İslam ülkelerine de manen hakim olacaktır. Türk İslam Birliği’nin oluşmasına vesile olacak ve bu birliğin manevi liderliğini üstlenecektir.

O yılda kırmızı bayrağın ve sonra yeşik bayrağın sahibi olan oğlum (Hz. Mehdi (as)'ın) gaybeti ilan olunacaktır. (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani, s. 170)

HZ. MEHDİ (AS)'IN YANINDA KUTSAL EMANETLER OLACAK

Ahir zaman hadislerini aktaran alimler, ahir zaman olaylarını kendi dönemlerindeki hilafet merkezlerini esas alarak aktarmışlardır. Bu nedenle de Hz. Mehdi (as)'ın çıkış yeri olarak, her alim kendi zamanının Hilafet Merkezi olan Irak, Şam, Kufe, Medine gibi şehirleri belirtmişlerdir. Ancak, ahir zaman olaylarının gerçekleştiği yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların hep Hilafet Merkezi'nde gerçekleştiğidir. Bilindiği gibi, son hilafet merkezi "İstanbul"dur. Halifelik bu yüzyılın başlarında resmi olarak kaldırılmıştır ve o günden bu yana dünya üzerinde başka hiçbir yere de taşınmamıştır. Sonuç olarak, halen bu manevi ünvanı koruyan tek şehir İstanbul'dur. Peygamberimiz (sav)'in iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer mukaddes emanetler İstanbul’da Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilmektedir.

Abdullah b. Şurefe'den rivayet edildi ki: "Hz Mehdi (as)'ın beraberinde süslenmiş bir halde Peygamberimiz (sav)'in bayrağı olacaktır." (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiy-il Ahir Zaman, s.65)

Naim bin Hammad, Ebu Caferi'den şöyle rivayet etmiştir; ?Hz Mehdi (as), Mekke?de Peygamberimi (sav)'in sancağı, gömleği, kılıcı, işaretleri, nuru ve güzel ifadesiyle yatsı vaktinde çıkar." (Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi ?Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi)

Hz. Mehdi, Peygamber Efendimiz (sav)'in bayrağıyla çıkacaktır. O bayrak dikilmemiştir, siyah ve dört köşelidir.Peygamberimiz (sav)'in vefatından sonra hiç açılmamış olup, ancak Hz Mehdi (as) tarafından açılacaktır. (El Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-i Mehdiy-il Muntazar, ss.41-42, 52, 54)

Alametlere gelince; (Hz Mehdi (as)) beraberinde Allah Resulünün (sav) gömleği, kılıcı, sancağı bulunacaktır. O sancak ki Peygamberin (sav) vefatından bugüne kadar hiç açılmamıştır. Hz Mehdi (as)nin zuhuruna kadar da açılmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s.164)

Peygamber (s.a.v)'in softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup, dikişsizdir ve rengi de siyahtır.Onda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullah (sav)'in vefatından beri açılmamış olup Hz Mehdi (as) çıkınca açılacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiy-il Ahir Zaman, s.23)

Ahir zamanda ancak Hz Mehdi (as)tarafından açılacağı bildirilen bu Sancak’ın önemli bir özelliği de Peygamberimiz (sav)’in “vefatından bugüne kadar hiç açılmamış” olmasıdır. Tarihi kaynaklara göre; günümüze kadar Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere hiçbir devlet tarafından, Peygamber Efendimiz (sav)’in zatına hürmeten açılmayan sancak, götürüldüğü savaşlarda ve törenlerde kılıfından dahi çıkarılmamıştır. 1400 yıldır bu şekilde muhafaza edilen sancak Hz. Mehdi’nin gelişi ile İslam ahlakının hakim olacağı dönemde açılmayı beklemektedir.

Türk İslam Birliği dahilinde İsrail, Ermenistan, Rusya, Gürcistan gibi ülkelerin olacağını da belirtiyorsunuz. Bu nasıl gerçekleşecek?

Türk İslam coğrafyası içinde yer alan tüm milletler, tüm topluluklar, tüm inanç sahipleri, tüm devletler bizim kardeşimizdir ve korumamız altındadır. Bu toplumlara karşı sevgi ve şefkatle yaklaşmak, onları korumak ve kollamak Kuran ahlakının gereğidir. Peygamberimiz (sav) döneminde Kitap Ehli her zaman için korunmuş, saygı ve merhametle karşılık görmüştür. 600 yıllık Osmanlı tarihi bu uygulamanın en güzel örneği olmuştur. Müslümanların idaresi altındaki topraklarda her düşünceden, her inançtan, her milletten insan birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamıştır.

Bugün de bu modelin, hatta çok daha güzel ve mükemmelinin tesis edilmesi mümkündür. İslam ahlakının özünde, "sadece biz iyi olalım, sadece biz zengin olalım, diğerleri ne yaparsa yapsın" gibi bir yaklaşım yoktur. İslam ahlakının özünde kendisi için istediğini, komşusu için de istemek vardır. Peygamber Efendimiz (sav), "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" buyurmuştur. Bu nedenle Türk İslam Birliği'ni tesis ederken, sadece kendi menfaatini düşünen, komşularına düşmanlık duyan bir zihniyetten şiddetle kaçınmak gerekir. Allah böyle bir zihniyette başarı vermez. İslam ahlakına uygun olan kendimizle birlikte tüm komşularımızın, bu coğrafya içinde yaşayan tüm milletlerin ekonomik yönden, siyasi yönden, sosyal yönden güçlü olmasını istemek ve sağlamaktır.
 
Peygamber Efendimiz (sav)'in de buyurduğu hadisin anlamı çok geniştir. Bir Müslümanın komşusu üşüyorsa o sıcak bir yerde yatıyorsa, komşusu korkuyor da kendisi güven içindeyse, komşusu fakir de kendisi zenginse bu uygun değildir. Peygamberimiz (sav)'in hadisi her yönden eşit şartlarda olun anlamına gelmektedir. Bu nedenle Türk İslam Birliği'nin sağlayacağı huzur, güvenlik, bereket, bolluk ve refahdan bu coğrafyada yaşayan tüm milletlerin faydalanması son derece doğaldır.
 
Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, bu insanlar Ehli Kitap olan, yani bir olan Allah'a iman eden, peygamberlere inanan ve bağlı olan, meleklere, cinlere, ahiretin varlığına iman eden insanlardır. Kuran'da Ehli Kitap'ın konumu açıktır. Müslümanlar, onlara saygı ve sevgiyle yaklaşmakla, onları korumak ve kollamakla mükelleftirler. Hristiyanlar Hz. İsa (as)'ın, Museviler de Hz. Musa (as)'ın bizlere emanetidir. Mümin emanet ehli olan, emanete en güzel şekilde sahip çıkandır. Türk İslam Birliği tesis edildiğinde bu toplumlar da bu birliğin şemsiyesi altında olacak, en iyi, en kaliteli şekilde yaşayacaklardır. (Konuyla ilgili deatylı bilgi için bkz.http://kitapehli.com/sayfa4.html)

Türk İslam Birliği ırka dayalı bir birlik mi olacak?

Allah, insanların ırklarına, renklerine ve etnik kökenlerine göre değil, asıl olarak ahlaklarına göre değerlendirilmesi gerektiğini bir ayetinde şöyle bildirmiştir:

"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)

Ayette bildirilen "tanışmanız için" ifadesi, Allah'ın farklı ırklar veya etnik kökenler yaratmasının hikmetlerinden birine işaret etmektedir: Hepsi Allah'ın kulu olan farklı milletler veya kabileler, birbirleriyle tanışmalı, yani birbirlerinin farklı kültürlerini, dillerini, örflerini, yeteneklerini öğrenmelidirler. Farklı ırk ve milletlerin bulunmasının amaçlarından biri, çatışma ve savaş değil, kültürel bir zenginliktir.

Allah'ın bu ayette ve diğer bazı ayetlerde bildirdiği ahlak ve hükümler, bir Müslümanı ırkçılık yapmaktan, insanları ırklarına göre değerlendirmekten kesin surette alıkoyar. Türk İslam Birliği'nde asla kan ve ırk üstünlüğü yoktur. Bu birlikte ahlak üstünlüğü var. Türkiye'nin öncülüğünde kurulmasının amacı, Türk milletinin İslam’ı en güzel yaşayan ülke olması ve liderlik vasıflarının yüksek olmasıdır. Türk milleti cesur millettir ve güzel ahlaklıdır. O yüzden lider olması gerekir. Türk İslam ülkeleri birleştiklerinde bu bir ahlak birliği olacaktır. Ve İslam alemine hizmet kastıyla ve dünyaya hizmet kastıyla ortaya çıkılacaktır. Yani burada diğer dinleri ezmek, diğer ırkları ezmek değil de diğer dinlere ve diğer ırklara hizmet etmek düşüncesi vardır. Diğer ırkları zengin etme, diğer dinleri ferahlığa, huzura, hürriyete kavuşturma fikri vardır. Peygamber Efendimiz (sav) “Acemin Araba, Arabın aceme bir üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir” diyor. Dolayısıyla burada da kast edilen Türk milletinin cesareti, sabrı, güzel ahlakı, sevecenliği, misafirperverliği, fedakarlığı ve yiğitliğidir. Osmanlı döneminde de dünyada çok güzel hizmetler yapmışlardır. Şu anda da İslam aleminin doğal lideri olduğu için, Türk ve İslam devletlerini bir araya getirecek konuma sahip olduğu için lider olacaktır. Yoksa bir ırk üstünlüğü, kan üstünlüğü, genetik üstünlük anlamında değildir. (detaylı bilgi için bkz http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/20214)

Müslümanların, Museviler ve Hıristiyanlarla kardeş olması mümkün müdür?

Müslümanlar, Museviler ve Allah'a bir olarak iman eden Hristiyanlarla, "LailaheilAllah" kardeşidir. Müslümanlar, Kitap ehlini korumak, yaşamları boyunca onlara güven, barış ve huzur ortamı sağlamakla yükümlüdürler. Bu onların, Allah’a iman eden Allah’ı birleyen samimi dindarlar olmaları dolayısıyladır. Allah Kuran'da Yahudileri ve Hıristiyanları Kitap Ehli olarak isimlendirmiş ve Müslümanlarla, Kitap Ehli arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini detayları ile bildirmiştir. İslamiyet'in doğuşundan itibaren Müslümanlarla, Kitap Ehli arasında hoşgörü ve anlayış ön planda olmuştur. Ehl-i Kitap, -her ne kadar kitapları ve bazı inanışları sonradan tahrif edilmiş olsa da- temeli Allah'ın vahyine dayanan birçok ahlaki değere, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Allah'a, O'nun birliğine inanan ve O'ndan gelen hükümlere tabi olmuş insanlardır. Kuran'da Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında saygılı ve medeni ilişkiler kurulması teşvik edilir.

 
Kuran'da Ehli Kitap ile müşrikler arasında önemli ayrımlar yapılır. Bu, özellikle de sosyal hayat açısından dikkat çekicidir. Örneğin müşrikler için bir ayette "... ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevbe Suresi, 28) diye bildirilmiştir. Çünkü müşrikler, hiçbir İlahi kural tanımayan, hiçbir ahlaki kıstası olmayan, her türlü pislik ve sapkınlığı tereddüt etmeden işleyebilecek insanlardır. Ancak Ehli Kitap, temeli Allah'ın vahyine dayanan bazı ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Bunun için Kitap Ehli'nden kimselerin yemeği, Müslümanlar için helal kılınmıştır.
 
Aynı şekilde, Müslüman erkeklere Kitap Ehli'nden kadınlarla evlenme izni verilmiştir. Bu hükümler, Müslümanlar ile Ehli Kitap arasında nikah sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır. Kuran'da bu ılımlı ve hoşgörülü bakış tavsiye edilirken, biz Müslümanların aksi bir fikirde olması düşünülemez.
 
Öte yandan Kuran'da Ehli Kitap'ın ibadet yerleri olan manastır, kilise ve havralar da Allah'ın koruduğu ibadet mekanları olarak bildirilir. Bu ayet, her Müslümana, Ehli Kitap'ın mabetlerine saygılı davranmanın ve bu mabetleri korumanın önemini göstermektedir. Nitekim İslam tarihine bakıldığında da Müslüman toplumlarda Ehli Kitap'a her zaman için ılımlı ve sevgi dolu davranıldığı dikkat çeker. Bu durum özellikle de varisi olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu'nda çok belirgindir. Bilindiği gibi, Katolik İspanya'nın hayat hakkı tanımadığı ve sürgün ettiği Yahudiler, aradıkları huzuru Osmanlı topraklarında bulmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde kentte hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere özgürce yaşam hakkı tanımıştır. Tüm Osmanlı tarihi boyunca da Yahudilere Ehli Kitap olarak bakılmış ve huzur içinde yaşamalarına imkan tanınmıştır. (detaylı bilgi için bkz. http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/20614)

Müslümanlar Kitap Ehli'nin yemeğini yiyebilir mi?

Bu konuyla ilgili ayette Allah şöyle buyurur:

"Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü'minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır." (Maide Suresi, 5)
 
Allah'ın ayeti, Müslümanlar ve Kitap Ehli arasındaki ilişkinin ne kadar doğal, içiçe ve kardeşce olduğunu göstermektedir. Birbirinin yemeğini yiyen, evine gidip gelen, birbirine ikramda bulunan, sofralarda sohbet eden çok canlı ve güzel bir dostluk ilişkisi olduğunu göstermektedir.
 
Museviler bir olan Allah'a iman etmekte ve Allah'ın adını anarak hayvanlarını kesmektedir. Bununla birlikte bilindiği gibi Hristiyanlar domuz eti yemektedir. Ancak Müslümanlara domuz eti haram kılınmıştır. Dolayısıyla müminlerin Kitap Ehli'nin yemeğini yerken bu durumu göz önünde bulundurmaları gerekir.

Peygamberimiz (sav) Kitap Ehli'ne nasıl davranmıştır?

Hz. Muhammed (sav), Yahudi ve Hıristiyanlara karşı her zaman son derece adil ve merhametli davranmış, İlahi dinlerin mensupları ile Müslümanlar arasında sevgi ve uzlaşmaya dayalı bir ortam oluşturulmasını istemiştir. Peygamberimiz (sav) döneminde ve sonrasında, Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dinlerini diledikleri şekilde yaşamalarına izin verecek ve özerk cemaatler olarak varlıklarını devam ettirebilmelerini sağlayacak anlaşmalar yapılmış ve güvenceler verilmiştir. İslamiyet'in ilk yıllarında Mekkeli müşriklerin eziyet ve baskılarına maruz kalan Müslümanların bir kısmı, Peygamber Efendimiz (sav)'in öğüdüyle, Etiyopya'daki Hıristiyan Kral Necaşi'ye sığınmışlardır. Peygamberimiz (sav)'le birlikte Medine'ye göç eden müminler ise, Medine'de yaşayan Yahudilerle, sonradan gelecek tüm nesillere örnek olacak bir birarada yaşama modeli geliştirmişlerdir. İslam'ın yayılış döneminde de, Arabistan'daki Yahudi ve Hıristiyan topluluklarına gösterilen tolerans, Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı hoşgörü ve adaletinin önemli birer örneği olarak tarihe geçmiştir.

Mesela, Hz. Peygamber (sav), Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka'b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde: "Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın, Peygamberin ve tüm müminlerin himayesindedir. Hıristiyanlık dini üzere yaşayanlardan hiç kimse, İslam'ı kabule zorlanmayacaktır. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar" maddelerini yazdırdıktan sonra: "... Kitap Ehli'yle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46) ayetini okumuştur.

Resulullah (sav)'in Kitap Ehli'nin düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Hatta Necran Hıristiyanları, ziyarete geldiklerinde Hz. Muhammed (sav) onlara abasını sermiş ve oturmalarını söylemiştir. Peygamber Efendimiz'in, Mısırlı bir Hıristiyan olan Hz. Mariye (veya Meryem) ile yapmış olduğu evlilik de, bu anlayışın örneklerinden biridir. Peygamberimiz (sav)'in vefatının ardından da, Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı gösterdikleri güzel ahlakın temeli, Hz. Muhammed (sav)'in hayatı boyunca bu topluluklara karşı gösterdiği hoşgörüye dayanmaktadır. 

Kuran'ın Maide Suresi'nin 51. ayetinde, Musevileri ve Hıristiyanları velileler edinmemekten bahsediliyor. Bu durumda Müslümanlar, Kitap Ehli ile nasıl dostluk kurabilir?

Bu ayette dostlar kelimesi iki kere geçmektedir. Biri “evliyau” kelimesi, "koruyucular, kanun nazarında sorumlular, evliyalar, efendiler, sahipler, malikler” anlamındadır. Diğeri ise “Vetevellehum”dur. Bu da “bakımını üstlenir, hakim duruma geçer, yönetimi ele alır” anlamındadır. Yani bu ayette geçen“dost, veli” kelimesi “yönetim” anlamına gelmektedir. Allah Müslümanlara, Hıristiyanların ve Musevilerin yönetimi altına girmeyin diye bildirmektedir. Yani, bazı kimselerin söylediği gibi bu ayette Musevilerle veya Hristiyanlarla iyi ilişkiler içinde olmamak anlamı yoktur. Müslüman bir toplumda, Musevi veya Hristiyan bir yöneticinin olmaması ise son derece doğal bir durumdur. Her iki taraf da kendi inancına göre hareket edeceği için, yani bir Musevi kendi inancına göre, bir Hristiyan kendi inancına göre, bir Müslüman da kendi inancına göre hareket edeceği ve kendi inancına göre uygulama yapacağı için ve bu durumda Müslümanların inancıyla çelişen durumlar ortaya çıkacağı için böyle bir hüküm olması son derece doğaldır.

Bunun dışında Müslümanların Kitap Ehli ile çok yakın ilişkileri vardır. Müslüman bir kimse Ehli Kitaptan bir bayanla evlenebilir. Mesela Peygamberimiz Efendimiz (sav)'in bizzat kendisi evlenmiştir. Ehli Kitap'ın düğününe gidilir, cenazesine gidilir, yemekleri yenir, ticaret yapılır, iç içe, dostça, arkadaşça, kardeşçe bir hayat vardır. Peygamberimiz (sav)'in uygulamalarında bu açıkça görülmektedir.

İsrail'in Filistin'de izlediği politikaya karşı Müslümanların tepkisi nasıl olmalıdır?

Salih bir Müslüman bireyler tarafından uygulanan teröre karşı olduğu gibi, devlet eliyle uygulanan teröre de karşıdır. Bir yerde kan akıyorsa bu hiçbir şekilde açıklanamaz. Kan akıtılmasının makul bir yönü yoktur. Bu ister İsrail'in bombardımanları isterse Filistinli tarafların roketleri olsun, kan akıltılması kabul edilemez. Ancak Müslümanın buna göstereceği tepki mutlaka Kuran ahlakına uygun olmalıdır. Sivil halka yönelik saldırıların hangi gerekçeyle, kim tarafından yapılırsa yapılsın mazur görülemeyeceği açıktır, çünkü böyle bir yöntem İslam'a kesinlikle aykırıdır. Kuran ayetlerini ve Peygamber Efendimiz (sav)'in uygulamalarını incelediğimizde sivillere yönelik saldırılara İslam ahlakında hiçbir şekilde yer olmadığı açıkça görülmektedir. Peygamberimiz (sav) gerek Mekke'nin fethinde gerekse diğer savaşlarında masum ve savunmasız insanların haklarını titizlikle korumuş, onlara bir zarar gelmesini engellemiştir. Müminlere bu konuda çeşitli hatırlatmalarda bulunmuş, "Resulullah'ın dini üzerine sefere çıkın. Ancak; ihtiyar, kadın ve çocuklara ilişmeyiniz. Islah ve ihsan elinden olunuz. Allah muhlisleri sever" şeklinde emretmiştir.  Bir diğer hatırlatması ise şu şekilde olmuştur:
 
Çocukları öldürmeyiniz. Kiliselerinde kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmaktan sakınınız! Kadınları, yaşlanmış pir-i fanileri öldürmeyiniz. Ağaçları yakmayınız ve kesmeyiniz. Evleri de yıkmayınız!
 
Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde de görüldüğü gibi Müslümanların mücadelesi Kuran ayetlerine uygun, yani adil ve anlayışlı olmalıdır. Bu mücadelede hiçbir aşırılığa yer yoktur. Filistin halkının, eğitimli, kültürlü, hukuk, diplomasi ve uluslararası politikaya vakıf ve tüm bunların yanında Kuran ahlakına göre hareket eden güçlü bir kadroya ihtiyacı bulunmaktadır.
 
Elbette Filistin halkı içinde kültürel seviyesi yüksek, açık görüşlü çok sayıda aydın bulunmaktadır. Önemli olan bu aydınların, gençlerin bilinçlendirilmesi, doğru yönlendirilmesi ve Filistin davasının uluslararası kamuoyunda savunulması konularında yapacakları çalışmalardır. Bu çalışmalar, Filistin halkının gerçek İslam ahlakına göre bilinçlendirilmesinde, kültür ve eğitim seviyesinin daha da artırılmasında ve Filistin'in haklı mücadelesinin tüm dünyaya en güzel şekilde anlatılmasında çok önemli bir rol oynayabilir. Müminlerin mücadelesi asla şiddetle değil, mutlaka fikri mücadeleyle olmalıdır. Bunun için öncelikli olarak dinsizliğin dini konumundaki Darwinizm'in geçersizliğinin fikren ortaya konulması, bununla birlikte İslam ahlakının güzel sözle ve güzel tavırlarla anlatılması ve Türk İslam Birliği'nin kurulması için gayret edilmesi şarttır. Allah'ın izniyle birlik olmuş bir Türk İslam dünyasının herhangi bir köşesinde tek bir Müslümanın dahi parmağının ucunun bile zarar görmesi mümkün değildir. Bu nedenle Müslümanlar vargüçleriyle İslam aleminin birlik olması için çalışmalıdır. Bu birlik oluşmadığı müddetçe, acıların ve sıkıntıların sona ermesi mümkün değildir. Türk İslam Birliği'nin kurulması ise akan kanın son bulmasını sağlayacaktır.

Bazı kimseler Allah'ın her yerde olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyor. Bu kimselere bu gerçeği nasıl anlatabiliriz?

İnsanlardan bazıları kendilerini, maddeyi, çevrelerinde gördükleri dünyayı mutlak varlık zannederler. Allah'ı ise (Allah'ı tenzih ederiz) bu mutlak maddeyi saran bir hayal gibi düşünürler. Veya, Allah'ı gözleri ile göremedikleri için, "herhalde Allah bizim göremeyeceğimiz bir yerde, uzayın veya göklerin uzak bir yerinde bulunuyor" derler. (Allah'ı tenzih ederiz) Bunların hepsi büyük bir yanılgıdır.

Allah, tek mutlak varlık olarak, tüm kainatı, tüm insanları, yerleri, gökleri, her yeri sarıp kuşatmıştır ve Allah tüm evrende tecelli etmektedir. Hadislerde rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (sav), Allah'ın gökte olduğunu söyleyen bir şahsa doğru söylediğini bildirmiştir. Ancak bu rivayet, Allah'ın heryerde olduğu gerçeğiyle hiçbir şekilde çelişmemektedir. Zira, dünyanın sizin bulunduğunuz noktasındaki bir kişi ellerini göğe kaldırarak Allah'a dua etse ve Allah'ın gökte olduğunu düşünse, Güney Kutbu'nda bir başka insan da aynı şekilde Allah'a yönelse, Kuzey Kutbu'nda bir insan ellerini göğe kaldırsa, Japonya'daki bir insan, Amerika'daki bir insan, Ekvator'daki bir insan da  aynı şekilde ellerini göğe kaldırarak Allah'a yönelse, bu durumda herhangi bir sabit yönden söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde evrenin ve uzayın farklı noktalarındaki cinler, melekler, şeytanlar da göğe doğru dua etse herhangi bir sabit gökten veya yönden söz etmek mümkün olmayacak, tüm evreni kaplayan bir durum olacaktır.

Şunu da unutmamak gerekir ki, Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Allah'ın Zatı başkadır. Allah'ın tecellileri ise her yerdedir. Bir kişi bir odaya girse burada Allah yok derse, Allah'ı inkar etmiş olur. Allah'ın tecellileri o oda da dahil her yerdedir. Siz her nereye dönerseniz, Allah'ın tecellisi oradadır. Allah'ın her yeri sarıp kuşattığı, bize şah damarımızdan yakın olduğu, her nereye dönersek Allah'ın yüzünü göreceğimiz birçok Kuran ayeti ile bildirilmiştir. Örneğin Allah, Bakara Suresi'nin 255. ayetinde "... O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır...." diye bildirmektedir. Hud Suresinin 92. ayetinde ise, "... Şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp-kuşatandır." denilerek, Allah'ın insanları da yaptıklarını da kuşattığı bildirilmektedir. 

Kıyametin vakti bilinebilir mi?

Kıyamet saatinin vaktini yalnızca Allah bilir. İnsanlardan hiç kimse -Allah'ın dilemesi dışında- kıyametin ne zaman kopacağını bilemez. Bu konuda tek bilinen ise kıyamet saatinin yaklaşarak gelmekte olduğudur. Kuran'da bu konu şöyle haber verilmiştir:

İnsanlar, sana kıyamet-saatini sorarlar; de ki: "Onun bilgisi yalnızca Allah'ın Katındadır." Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakın da olabilir. (Ahzab Suresi, 63)

Allah'ın ayette bildirdiği gibi, kıyametin saati Allah'ın dilemesi dışında kimse tarafından bilinemez, ancak Peygamberimiz (sav)'in hadislerine ve Kuran'da yer alan işaretlere bakılıp yüzyıllık dönem olarak kıyametin hangi dönemde olabileceğine dair tahminde bulunulabilir. "İman eden hiç kimsenin kalmadığı, küfrün hakim olduğu bir dönemde kıyamet kopabilir" denilebilir. Nitekim büyük Ehl-i Sünnet alimi Berzenci Hazretleri ve Suyuti Hazretleri, Peygamberimiz (sav)'in hadislerine dayanarak ümmetin ömrünün Hicri 1500’ü geçmeyeceğini yani 1600'leri bulmayacağını söylemektedirler. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de, yine hadislerdeki bilgilere göre, Müslümanların Hicri 1506’lara kadar Allah’ın hak üzerinde galibane olarak devam edeceklerini, Hicri 1545 (Miladi 2120) tarihinde ise kıyametin kopmasının muhtemel olacağını ifade etmektedir. (Doğrusunu Allah bilir.) (Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. http://www.harunyahya.org/tr/Makaleler/17782)

Kuran’a göre Müslüman üslubu nasıl olmalıdır?

ALLAH’IN KURAN’DA BİLDİRDİĞİ ‘KONUŞMA ÜSLUBU’

Onları yeryüzünde ayrı ayrı topluluklar olarak paramparça dağıttık. Kimileri salih (davranışlarda) bulunuyor, kimileri de bunların dışında olan aşağılıklardır. Onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, ki dönsünler. (Araf Suresi, 168)

Allah’ın Kuran’da bildirdiği bu gerçek Hazreti Adem’den beri süregelmektedir. Yani her toplumda hem iman eden hem inkar eden topluluklar bulunmaktadır. İman edip Allah’ın emir ve yasaklarına uyanlar Allah’ın Kuran’da bildirdiği hayatı yaşayarak Allah’ın rızasını kazanmayı amaç edinerek cennet umuduyla gerektiğinde hertürlü zorluğa sabır gösterirler. İftira, saldırı, hapis, sürgün ve şehit edilme gibi bir durum olsa bile asla Allah’ın rızasını kazanma isteklerinden vazgeçmezler.

İman eden bu topluluğun yanı sıra Kuran’da bildirildiği gibi Allah’ın emirlerine uymayan, hayatını kendi istek ve tutkuları uğruna yaşamayı tercih eden, şeytanı dost edinip Müslümanlara zarar vereceğini düşündüğü faaliyetler yapmaya çalışan, bu faaliyetleri sırasında iftira, yalan, saldırı gibi Kuran’a tamamen aykırı olan eylemleri yapmaktan çekinmeyen bir grup da bulunmaktadır. Bu grubu müşrikler, inkar edenler ve cehennemin en alçak tabakasına atılacak olan münafıklar oluşturmaktadır. Allah Kuran’da, Kendi dinini sahiplenmeyen, korumayan, açıklamayan hatta gizleyen, ortadan kaldırmaya ve zarar vermeye çalışan inkar eden bu topluluktan bahsederken onların bu aşağılık karakterini vurgulayacak kelimeler kullanmıştır. Allah bu gerçeği Tevbe Suresi’nin 9. Ayetinde şu şekilde bildirmektedir;

‘...Gerçekten Allah, inkar edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır. ‘ (Tevbe Suresi 9)

Allah cehennem için yarattığı inkar edenlere, müşriklere ve münafıklara ayette ‘hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktır diye hitab etmektedir:

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (A’raf Suresi, 179)

İNKAR EDENLER Allah’ın emir ve yasaklarına uymazlar. MÜŞRİKLER taştan puta tapanlar olduğu gibi günümüzde insanları, parayı malı ve çeşitli dünya araçlarını Allah’a ortak koşarlar. Ya da dindar olduğunu iddia ederek, Allah adına dinde olmayan birtakım hükümler, kurallar icat eder, helaller, haramlar koyar, dini kendi istek ve arzularına, çıkar ve taassuplarına göre değiştirmeye, özünden ve aslından saptırmaya yeltenirler. MÜNAFIKLAR ise Müslümanlar arasında kendini samimiymiş gibi gösterip sinsice fitne ve bozgunculuk çıkarmaya, onlara zarar vermeye çalışan şeytanın fırkası olan bir topluluktur. Allah bu toplulukların dünya hayatında ve ahiretteki cezalarının AŞAĞILANMA olacağını Kuran’daki şu ayetlerle bildirmektedir:

... Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası AŞAĞILIK OLMAKTAN BAŞKA DEĞİLDİR; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi, 85)

Allah Kuran’da bir çok ayette inkar edenleri, münafıkları ve müşrikleri ‘MAYMUNLAR, YABAN EŞEKLERİ, KOF KÜTÜKLER, KÜTÜKLER, AHŞAP-KÜTÜK, DOMUZLAR’ gibi ifadeler kullanarak aşağılamaktadır. Bazı ayetlerde ‘ALLAH ONLARI KAHRETSİN’, ‘HAYVANLAR GİBİDİR, HATTA DAHA AŞAĞILIKTIRLAR’, ‘AŞAĞILIKLAR’, ‘ZORBA’ gibi ifadeler geçmektedir. Bu ayetler şu şekildedir:

Onları yeryüzünde ayrı ayrı topluluklar olarak paramparça dağıttık. Kimileri salih (davranışlarda) bulunuyor, kimileri de bunların dışında olan aşağılıklardır. Onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, ki dönsünler. (Araf Suresi, 168)

Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (A’raf Suresi, 179)

Bu, onların iman etmeleri sonra inkar etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar. Sen onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) Sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar. (Münafikun Suresi, 3-4)

Onlar, kendisinden sakındırıldıkları 'şeyi yapmada ısrar edip başkaldırınca' onlara: "Aşağılık maymunlar olunuz" dedik. (A’raf Suresi, 166)

De ki: "Allah Katında, 'kesinleşmiş bir ceza olarak' bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allah'ın kendisine lanet ettiği, ona karşı gazablandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı ile tağuta tapanlar; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır." (Maide Suresi, 60)

Artık, şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz.
Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip duruyorlar?
Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler; (Müddessir Suresi, 48- 50)

Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz  onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir. (Bakara Suresi, 130)

... Yoksa siz, Kitab’ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi, 85)

Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık,
Alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan),
Hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar,
Zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik; (Kalem Suresi, 10- 13)

... Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (Hac Suresi, 18)

... Gerçekten Allah, inkar edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır. (Tevbe Suresi, 9)

Umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz Biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kafirler için bir kuşatma yeri kıldık. (İsra Suresi, 8)

"Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir." (Lokman Suresi, 19)

Andolsun, sizden cumartesi (günü) yasağı çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte Biz, onlara: "Aşağılık maymunlar olun" dedik. (Bakara Suresi, 65)

(Allah) Onu, yedi gece ve sekiz gün, aralık vermeksizin üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin, orada sanki içi kof hurma kütükleriymiş gibi çarpılıp yere yıkıldığını görürsün. (Hakka Suresi, 7)

Biz, o uğursuz (felaket yüklü ve) sürekli bir günde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik. İnsanları söküp atıyordu; sanki onlar, kökünden sökülüp-kopmuş hurma kütükleriymiş gibi. Şu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış? (Kamer Suresi, 19- 21)

Sevgi, şefkat ve saygı gösterilmesinden anlamayan, Allah’ın, Kuran’ın ve Müslümanların aleyhine faaliyet yürütmeyi hayatının amacı edinen kişilere yönelik Müslümanların tavrının nasıl olması gerektiği ise Kuran’da şu şekilde bildirilmektedir:

Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. (Tevbe Suresi, 14)

Allah zulmeden bu grubu Müslümanların vesilesiyle manevi olarak azaplandıracağını ve aşağılık kılacağını bildirmekte ve Müslümanların bu vesileyle kazanacağı manevi zaferi ve mutluluğu onlara müjdelemektedir. Dolayısıyla Allah aşığı olan, Allah sevgisiyle yaşayan, Müslümanlara karşı şefkatli, merhametli, tüm insanları kardeşlik bilinciyle birleştirmeye çalışan Sayın Adnan Oktar da Allah’ın Kuran’da emrettiği bu üslupla konuşmakta ve yaşamaktadır. Yani Sayın Adnan Oktar, inkar edenler, müşrikler ve münafıklardan Allah’ı, Peygamberi ve dini düşman edinenlerin yanlış mantıklarını kınamak amacıyla Allah’ın Kuran’da emrettiği bu konuşma üslubunu kullanmaktadır.

Sayın Adnan Oktar'ın bazı şahıslara yaptığı eleştiriler şahısların kendilerine yönelik midir?

KURAN AYETLERİNE VE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)'İN HADİSLERİNE AYKIRI TAVIRLARIN KURANİ BİR ÜSLUPLA ELEŞTİRİLMESİ HER MÜSLÜMAN İÇİN FARZ OLAN BİR İBADETTİR

Kuran'a göre insanlara iyiliği emredip, onları kötülüklerden sakındırmak her Müslüman için farz olan bir ibadettir. Allah'ın emirlerini, İslam'ı ve Müslümanları her şartta koruma azmi ve kararlılığı içinde olan bir insanın Kuran'a ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetine uygun olmayan en ufak bir tavır, en ufak bir konuşma ya da en ufak bir mimik karşısında tepkisiz kalması mümkün değildir. 

Samimi bir Müslüman Kuran'da yazmayan bir ayetin var gibi anlatıldığını, Peygamberimiz (s.a.v.)'den rivayet edilen sahih kaynaklı hadislerin yok kabul edildiğini, Allah ile, din ile ilgili konularda alaycı bir üslup kullanıldığını duyduğunda, bunun bir fitne olduğunu hemen anlar, bu imani ve ahlaki zaafiyetin toplumda yaygınlaşmaması için ilmi yönde elinden gelen her türlü gayreti gösterir. Allah Kuran'da "fitnenin öldürmekten beter olduğunu" (Bakara Suresi, 191, 217) bizlere bildirmekte ve yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar fikri mücadelenin devam etmesini emretmektedir(Enfal Suresi, 39). Dolayısıyla fitne varsa, Kuran ve sünnet sınırları içerisinde fikri mücadele her zaman olacaktır.

Özellikle çok sayıda insan tarafından izlenen, dinlenen kişilerde görülen iman zayıflığının ve akıl eksikliğinin erken teşhisi, ve bunun Kuran'la, Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetiyle tedavi edilmesi çok aciliyetli ve önemlidir. O kişi hedef alınarak yapılan Kurani hatırlatmalar ve tavsiyelerle bir yönüyle ilgili şahsa fayda sağlaması amacı güdülse de, asıl hedeflenen o kişinin konuşmaları, mantık örgüleri, dine bakış açısıyla kendini belli eden bir düşüncenin eleştirilmesi ve sonucunda da düzelmesinin umulmasıdır. Eleştirilen kişi belki de binlerce insanın içinde bulunduğu bir hatayı yansıtması bakımından örnek teşkil etmektedir, dolayısıyla da hedef asla o kişinin şahsı değildir. Bu gibi durumlarda ilgili kişi Kuran ahlakına, hadislere zıt bir bir imaj olarak ele alınmakta, oradaki düşünce bozukluğuyla ilmen mücadele edilmektedir. Yoksa yapılan hatırlatmaların, uyarıların o kişinin doğrudan şahsına yönelik bir artniyet taşıması asla söz konusu olmamaktadır. 

Sayın Adnan Oktar'ın bazı kişilere yönelik kullandığı Kurani eleştiri üslubunun temelinde de her zaman fayda sağlaması amacı yatmaktadır. Nitekim Allah Kuran'da "Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat." (A'la Suresi, 9) şeklinde bildirmektedir. 

Herkes Allah'ın kendisi için takdir ettiği kaderi yaşar, hataları da, eksiklikleri de yaratan Allah'tır. Allah bir ayetinde "Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır." (Saffat Suresi, 96) diye bizlere bildirmektedir. İnsanın Allah'ın yarattığı kaderin dışında hata yapması bir yana, nefes alıp vermesi dahi imkansızdır. Allah'a karşı bu denli muhtaç olan bir insana, hatasından dolayı kızgınlık, öfke duymak ise güçlü imana sahip bir Müslüman için asla sözkonusu değildir. 

Sayın Adnan Oktar da bazı kişilerin konuşmalarıyla ortaya çıkan düşünce sistemlerini eleştirirken, kalbinde o kişilerin şahışlarına kızgınlık duyması mümkün değildir. Sayın Adnan Oktar Allah'ın bütün Müslümanlara farz kıldığı uyarıp-korkutma ve müjdeleme ibadetini yerine getirmektedir. Bu görevini uygularken de Cenab-ı Allah'ın Kuran'daki üslubunu örnek almaktadır. Hatalı gördüğü fikirlerin neden hatalı olduğunu Kuran ayetlerine ve hadislere dayandırarak somut delillerle son derece anlaşılır şekilde açıklamakta ve doğrusunu da yine Kuran ayetleri ve hadislerle insanlara izah etmektedir.

Harekeli Kuran-ı Kerim'in günümüze kadar değişmeden gelmesi konusunu açıklar mısınız?

Kuran’ın değiştirilemeyeceğini Allah ayetlerde bildirmiştir;

... ALLAH'IN SÖZLERİNİ (VA'DLERİNİ) DEĞİŞTİREBİLECEK YOKTUR... (En'am Suresi, 34)

Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O'NUN SÖZLERİNİ DEĞİŞTİREBİLECEK YOKTUR. O, işitendir, bilendir. (En'am Suresi, 115)

HİÇ ŞÜPHESİZ, ZİKRİ (KUR'AN'I) BİZ İNDİRDİK BİZ; ONUN KORUYUCULARI DA GERÇEKTEN BİZİZ.(Hicr Suresi, 9)

Elbette bu, bir Kur'an-ı Kerim'dir. SAKLANMIŞ-KORUNMUŞ bir Kitap'ta (yazılı)dır. (Vakia Suresi, 77-78)

BATIL, ONA ÖNÜNDEN DE, ARDINDAN DA GELEMEZ. (Çünkü Kur'an,) Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülen (Allah)tan indirilmedir. (Fussilet Suresi, 42)

Rabbimiz’in ayetlerde bildirdiği üzere Kuran değişmeyecektir. Kuran günümüze kadar sadece yazılı olarak gelmedi, Peygamber Efendimiz (sav) döneminde Kuran-ı Kerim’i ezberleyen hafızlar vardı. Dolayısıyla günümüzde bulunan Harekeli Kuran, o zaman ki Hafızların ezberine uygun olarak hazırlandı. Peygamber Efendimiz’in döneminde hafızların ezberlediği Kuran günümüzde bulunan Kuran ile aynıdır inşaAllah.

Harun Yahya Etkiler | Basında Harun Yahya | Sunumlar | Ses kasetleri | İnteraktif CD'ler | Konferans setleri | Radyo programı / Piyesler | Broşürler| Site Hakkında | HarunYahya.net | Ana sayfanız yapın | Sık kullanılanlara ekle | RSS Servisi
Bu sitede yayınlanan tüm materyaller, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin kopyalanabilir ve çoğaltılabilir
© Sitemizde ve diğer tüm Harun Yahya eserlerinde yer alan Sayın Adnan Oktar’a ait şahsi fotoğrafların bütün yayın hakları Global Yayıncılık Ltd.Şti’ne aittir. Kısmen de olsa izinsiz kullanılamaz ve yayınlanamaz.
© 1994 Harun Yahya. www.harunyahya.org
page_top